Bir Kalbin Uyanışı Hikayesi

Zeynep Teksoz

Updated on:

Metin, zengin bir ailenin tek çocuğuydu. Babası oto galeri sahibi, annesi ise özel bir hastanede profesör doktordu. Metin için özel bir bakıcı tutmuşlardı. Bakıcı yemekleri yapıyor, evi temizliyor ve Metin’in ödevlerine yardım ediyordu.
Annesi ve babası işten geç geldikleri için Metin ile ilgilenmeye pek vakit bulamıyorlardı. Bu yüzden Metin, sevgiden biraz mahrum büyüyordu.

Metin 14 yaşındaydı. Ailesi ona ne isterse alıyordu: evde oyun bilgisayarı, PlayStation, havuz ve bahçede basket oynaması için bir pota bile vardı. İmkanları genişti. Fakat anne ve babası, hayatın zorluklarını öğrenmesi için onu özel okula değil, devlet okuluna göndermişlerdi. Bazı arkadaşları onun kadar şanslı değildi. Okuyup bir şeyler başarmak, iyi yerlere gelmek istiyorlardı çünkü hedefleri vardı. İyi bir üniversite kazanıp mezun olmak, meslek sahibi olmak istiyorlardı. Metin bu konuda şanslıydı; ailesinin mal varlığı sayesinde isterse kendi işini kurabilir, hatta çalışmasına gerek bile kalmazdı.
Yine de ailesi onun iyi bir üniversite kazanmasını ve başarılı bir iş insanı olmasını istiyordu.

Metin lise 1’e gidiyordu. Okul ders saati bittiğinde servise binip eve giderdi. Eve geldiğinde bakıcı yemeği hazırlamış olurdu. Yemeğini yedikten sonra hemen bilgisayarın başına geçerdi. Platonik olarak aşık olduğu kızı düşünür, bazen tablete onun resmini çizmeye çalışırdı.

Bir gün, günlerden pazartesiydi. Metin, anne babasından gizli sabaha kadar bilgisayar oynamış ve uykusuz bir şekilde okula gitmişti. Sınıftaki arkadaşları onun bazı davranışlarına çok sinirlenirdi çünkü Metin parasıyla hava atmaya çalışır, insanları ezerdi.
Ha ha ha, sizin oyuncu bilgisayarınız yok mu? Benim babam ne istersem alır! Bu soğukta siz üşümüşsünüzdür şimdi, ben servisle sıcak klimada geldim derdi.

Arkadaşları onu çok ukala ve sinir bozucu buluyordu. Bu yüzden yalnız kalıyordu, fakat Metin ısrarla aynı davranışları sürdürüyordu.

O gün, sevdiği kızı koridorda gördü. Yanına yaklaştı.
Merhaba Melike, nasılsın? dedi.
İyiyim Metin, sen nasılsın?
Ben de iyiyim. Benimle kantine inmek ister misin? Sana tost almak isterim, dedi.

Melike, Metin’in bazı arkadaşlarıyla alay ettiğini biliyordu. Bu yüzden ona karşı soğuktu ve aslında onu uyarmak istiyordu. Çünkü Metin bu şekilde ne Melike’nin kalbini kazanabilirdi, ne de arkadaşlarıyla iyi anlaşabilirdi.
Ama Melike, Metin’in hayatına girecek ve onun tüm dünyasını değiştirecekti. Metin, yardımsever, herkesle iyi anlaşabilen, çok akıllı bir iş insanı ve bir aşk adamı olacaktı. Melike ile evleneceklerdi.

Melike, Metin’in tost teklifini kabul etmedi, görüşürüz diyip yanından ayrıldı.

Metin, onun uzaklaşan adımlarını bir süre sessizce izledi. İçinde tuhaf bir sızı hissetti ama adını koyamadı.

Metin’in çevresinde bulunan arkadaşları, onun parasının çok olduğunu bildikleri için genellikle yanına gelir, ondan bir şeyler ısmarlamasını isterlerdi. Metin de çoğu zaman bunu övünerek yapardı. Fakat o arkadaşlıkların samimi olmadığını fark etmiyordu. Aslında kimse onu gerçekten dinlemiyor, kimseyle gerçek bir bağ kuramıyordu.

Bir gün okul çıkışında yine birkaç arkadaşı yanına geldi.
Metin, hadi kantine gidelim, bize tost ısmarlarsın, dediler.
Metin gülümsedi, Tamam, dedi ama bu kez içinden gelmiyordu. Melike’nin sabahki tavrı hâlâ aklındaydı.

Kantinde otururken arkadaşları gülüp şakalaşıyor, sipariş ettikleri tostları yiyordu. Metin ise sessizdi. Elindeki telefonla oynuyor gibi görünse de aklı başka yerdeydi.
Niye suratın asık oğlum? dedi biri.
Yok bir şey diye cevapladı Metin kısa bir ses tonuyla.

O akşam eve gittiğinde bakıcısı her zamanki gibi onu karşıladı.
Metin, yemeğini hazırladım. Bugün biraz sessizsin, iyi misin? diye sordu.
İyiyim abla, sadece yorgunum, dedi Metin ama içi karışıktı.

Bilgisayarının başına geçti, oyunu açtı ama bu kez eğlenemiyordu. Ne kadar kazandığı, ne kadar güçlü olduğu önemli değildi; çünkü artık içten içe fark ediyordu: kimse onu gerçekten sevmiyordu. Metin kendine çeki düzen vermesinin farkına varmaya başladı, hem arkadaşlarını hem Melike yi kaybedecekti.

Metin, dışarıdan bakıldığında her şeye sahip gibi görünüyordu ama aslında iç dünyasında büyük bir boşluk vardı.
Ailesi onu çok seviyordu belki ama bunu göstermeyi hiç becerememişlerdi.
Babası sabah erkenden oto galerisine gider, gece geç saatlere kadar çalışırdı. Eve geldiğinde çoğu zaman yorgun olur, yemek yer yemez televizyonun karşısında uyuyakalırdı.
Metin bazen gün boyunca babasının sesini bile duymadan uykuya dalardı.

Annesi ise özel bir hastanede profesör doktordu. Hayatını işine adamıştı. Yoğun ameliyatlar, toplantılar, konferanslar… Eve geldiğinde tek istediği şey sessizlikti.
Metin bazen annesine gününün nasıl geçtiğini anlatmak isterdi ama annesi genellikle “Şimdi olmaz, oğlum, çok yorgunum, derdi.
Zamanla Metin konuşmayı bıraktı.

Evdeki sessizlik onun en yakın dostu haline geldi.
Ne kadar pahalı eşyalarla çevrili olursa olsun, evin duvarları soğuktu. Bakıcısı iyi bir insandı, elinden geldiğince onunla ilgilenirdi ama bir annenin şefkatini, bir babanın ilgisini veremezdi.

Metin bazen pencereden dışarı bakar, parkta babasıyla oyun oynayan çocukları izlerdi.
O an içinden sadece şunu geçirirdi:
“Keşke ben de onların yerinde olsaydım.”

Belki de bu yüzden okulda hava atıyor, dikkat çekmeye çalışıyordu. Çünkü birilerinin onu fark etmesini istiyordu.
Ama kimse fark etmiyordu. O akşamdan sonra Metin’in aklına hep aynı sahne geliyordu:
Melike’nin yüzündeki o ciddi ifade…
Hiçbir şey söylememişti ama sanki gözleriyle sen böyle biri olma demişti.

Metin, bunu düşünmeden edemiyordu.
O gün arkadaşlarına hava atarken aldığı boş gülümsemeleri, onların samimiyetsiz kahkahalarını hatırladı.
Kimse gerçekten onu dinlemiyordu.
Ama Melike’nin sessizliği, hepsinden daha çok etkilemişti.

Günler geçtikçe Metin değişti.
Artık arkadaşlarına yukarıdan bakmıyor, onlarla gerçekten vakit geçiriyordu.
Birlikte ders çalışıyor, bazen teneffüslerde basket oynuyorlardı.
Kısa sürede sınıfta herkes onun bu halini sevmeye başladı.

Melike de bunu fark etti.
Bir gün teneffüste yanına geldi, sessizce oturdu.
Bu halin güzel, dedi kısaca.
Metin başını kaldırıp gülümsedi.
Sanırım artık gerçekten arkadaş olabiliyoruz, dedi.

O günden sonra Metin, yalnız bir çocuk değil; dostlarının güvendiği biri oldu.
Zenginliğin gösterişle değil, kalple paylaşıldığında anlam kazandığını artık çok iyi biliyordu.

Bir gün teneffüste okul bahçesinde yağmur hafifçe çiseliyordu.
Metin, çantasından aldığı şeffaf poşeti açıp, Melike’nin kitaplarını korumak için tuttu.
Senin kitapların ıslanmasın diye,” dedi utangaç bir gülümsemeyle.

Melike bir an durdu, sonra gözlerini Metin’e dikti ve gülümsedi:
“Teşekkür ederim Metin, bu davranışın çok düşünceli.”

O an Metin’in içi ısındı. Sessizce düşündü.
İşte küçük bir iyilik, büyük bir kalp kazanırmış.

O günden sonra Metin, sadece Melike’nin değil, arkadaşlarının da güvenini ve sevgisini kazandı.
Ve anladı ki, gerçek değer paylaşılan küçük inceliklerde ve samimiyette saklıydı. SON.

Light