
Masalı sesli dinleyin:
Bir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde, yeşilin her tonunu barındıran, kuşların en neşeli şarkıları söylediği Fısıldayan Orman’ın hemen kıyısında şirin bir ev varmış. Bu evde Ela adında meraklı, gözleri pırıl pırıl parlayan küçük bir kız çocuğu yaşarmış. Ela’nın dünyadaki en sevdiği şey, annesi ve babasıyla vakit geçirmekmiş. Babası ona her gece uzak diyarların, kahramanlıkların ve sihirli ormanların masallarını anlatır, annesi ise ona her sabah sevgiyle hazırladığı mis kokulu çöreklerden yedirirmiş.
Bir akşam, rüzgar camlara hafifçe vururken Ela’nın babası ona yepyeni bir masal kitabından bir efsane okumuş. Efsaneye göre, ormanın kalbinde yer alan “Güneş Çiçeği Vadisi”nde, dünyanın en büyük hazinesinin yerini gösteren sihirli bir çiçek açarmış. Ela bunu duyunca heyecanla yerinden sıçramış.
“Babacığım, anneciğim! Lütfen o hazineyi bulmaya gidelim!” demiş gözleri parlayarak. Babası gülümseyerek annesine bakmış, annesi de başını sallayarak onaylamış. “O zaman yarın sabah erkenden yola çıkıyoruz,” demiş babası. “Büyük bir aile macerası bizi bekliyor!”
Ertesi sabah erkenden, güneş daha yeni yeni kendini gösterirken sırt çantalarını hazırlamışlar. İçine taze su, biraz meyve ve annesinin yaptığı o nefis çöreklerden koymuşlar. Fısıldayan Orman’a adım attıklarında, doğa adeta onları selamlıyormuş. Ağaçların yaprakları rüzgarla birlikte hışırdıyor, minik bir dere neşeyle şırıldayarak onlara yol gösteriyormuş. Ela önde sekerek ilerliyor, babası ve annesi ise hemen arkasından onu güvenle takip ediyormuş. Ormanın derinliklerine doğru yürüdükçe, etraftaki bitkiler daha da güzelleşmiş, renkleri daha da canlanmış.

Bir süre sonra karşılarına devasa bir meşe ağacının kovuğunda oturan, minik yuvarlak gözlükleri olan yaşlı ve bilge bir tavşan çıkmış. Tavşan, elindeki kalın kitabı kapatarak onlara bilgece bir bakış atmış. “Hoş geldiniz gezginler,” demiş tavşan tok bir sesle. “Güneş Çiçeği’ni aradığınızı biliyorum. Ancak oraya ulaşmak cesaretten çok daha fazlasını gerektirir. O vadiye giden yol, sadece kalpleri birbirine sımsıkı bağlı olanlara açılır.”
Bunu duyan Ela, hemen sağ eliyle babasının büyük ve güven veren elini, sol eliyle de annesinin yumuşacık elini sımsıkı tutmuş. Aile el ele tutuştuğu anda, önlerindeki sık çalılıklar sihirli bir şekilde ikiye ayrılarak altın sarısı bir ışıkla yıkanan gizli bir patikayı ortaya çıkarmış.
Patikanın sonu, masallarda anlatılandan bile daha güzel olan Güneş Çiçeği Vadisi’ne çıkıyormuş. Vadinin tam ortasında, devasa yaprakları olan ve etrafa güneş gibi sıcak, sapsarı bir ışık yayan bir çiçek duruyormuş. Aile hayranlıkla çiçeğe yaklaşmış. Çiçeğin en büyük yaprağının üzerinde zarif harflerle bir bilmece yazıyormuş:
“Altın değildir, gümüş değildir. Bölündükçe çoğalır, paylaştıkça büyür. En karanlık geceleri aydınlatır, en soğuk kışları bile ısıtır. Dünyadaki en büyük hazine nedir?” Ela biraz düşünmüş. Altın veya elmas değilse, bu ne olabilirdi? Sonra babasının ona masal anlatırken hissettiği o derin güveni, düştüğünde annesinin ona sarıldığındaki huzuru, hep birlikte sofraya oturduklarında ettikleri sohbetleri hatırlamış. Kalbinde sıcacık bir his uyanmış.

“Sevgi!” diye bağırmış Ela heyecanla. “Ve aile!” Ela bu sözleri söyler söylemez, Güneş Çiçeği inanılmaz bir parlaklığa ulaşmış ve etrafa sıcacık, minik altın tozları yayılmış. Bu tozlar ailenin etrafında dans etmiş. Ela o an anlamış ki, dünyadaki hiçbir sandık dolusu altın, annesi ve babasıyla birlikte ormanda yürürken hissettiği o mutluluktan daha değerli olamazmış. Asıl hazine, en başından beri ellerinden tutuyormuş.
O gece evlerine döndüklerinde, yorulmuş ama kalpleri sevgiyle dolmuş bir şekilde yataklarına uzanmışlar. Ela, babasının şefkatli sesini dinleyerek, dünyanın en zengin kızı olduğunu bilmenin huzuruyla mışıl mışıl uykuya dalmış. Gökten üç elma düşmüş; biri bu tatlı ailenin, biri masalı dinleyenlerin, diğeri de kalbinde her zaman sevgiye yer açanların başına.