
Masalı sesli dinleyin:
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, her yaprağın farklı bir tonda yeşile boyandığı, kuşların en neşeli şarkılarını söylediği kocaman bir Zümrüt Ormanı varmış. Bu ormanın hemen kenarındaki şirin kasabada, doğayı çok seven Can adında bir çocuk yaşarmış. Can, her gün okuldan sonra ormana koşar, sincap arkadaşı Kırıkceviz ile saklambaç oynar, ulu çınar ağaçlarının gölgesinde kitap okurmuş.
Ancak son zamanlarda Zümrüt Ormanı eskisi gibi neşeli değilmiş. Hafta sonları ormana pikniğe gelen bazı insanlar, çöplerini otların arasında, plastik şişelerini ise şırıl şırıl akan derenin içinde bırakıp gitmeye başlamışlar. Bir gün Can ormana girdiğinde, Kırıkceviz’in eskisi gibi daldan dala atlamadığını, derenin eskisi gibi berrak akmadığını fark etmiş. Hatta her zaman gölgesinde dinlendiği Ulu Çınar’ın yaprakları bile boynunu bükmüş.

Can üzüntüyle Ulu Çınar’ın gövdesine yaslanmış. “Neyin var güzel orman? Neden böyle sessizsin?” diye fısıldamış.
Tam o sırada, rüzgarın hışırtısına benzeyen derin ve tok bir ses duyulmuş. Bu, Ulu Çınar’ın sesiymiş:
— “Ah sevgili Can,” demiş yaşlı ağaç. “Biz ormanlar, dünyanın akciğerleriyiz. İnsanlara tertemiz bir nefes, hayvanlara sıcak bir yuva veririz. Köklerimizle toprağı tutar, selleri önleriz. Ancak insanlar bizim değerimizi unutmaya, evimizi kirletmeye başladılar. Köklerimiz çöplerden nefes alamıyor, dallarımız kurumaya yüz tutuyor.”
Bunu duyan Can’ın gözleri dolmuş. “Buna izin veremem!” demiş kararlı bir sesle. “Zümrüt Ormanı bizim de evimiz. Onu korumak için ne gerekiyorsa yapacağım.”
Can hemen kasabaya dönmüş. Arkadaşlarını, öğretmenlerini ve ailesini meydana toplamış. Onlara Ulu Çınar’ın anlattıklarını, ormanın nasıl sessizleştiğini ve hayvanların ne kadar üzgün olduğunu anlatmış. Can’ın bu içten konuşması herkesin kalbine dokunmuş.
Ertesi sabah, kasabadaki herkes ellerinde çöp poşetleri, eldivenler ve ahşap tabelalarla Zümrüt Ormanı’na gelmiş. Büyük küçük demeden herkes işe koyulmuş. Kimi derenin içindeki plastikleri toplamış, kimi ağaç diplerindeki ambalajları temizlemiş. Sonra da kendi elleriyle boyadıkları tabelaları ormanın girişine asmışlar:
“Doğa bizim evimizdir, lütfen onu temiz bırakalım!”

Birkaç gün içinde Zümrüt Ormanı eski sihrine kavuşmuş. Dere yeniden şırıl şırıl akmaya, Kırıkceviz daldan dala atlayıp ceviz toplamaya, Ulu Çınar ise yapraklarını gururla rüzgarda dalgalandırmaya başlamış. Orman o kadar mutluymuş ki, o bahar meyve ağaçları hiç olmadığı kadar tatlı meyveler vermiş.
Herkes anlamış ki, ormanları korumak aslında kendi geleceğimizi korumaktır. Ağaçlar nefes aldıkça, dünya da nefes alırmış.
Gökten üç elma düşmüş; biri doğanın değerini bilen akıllı çocukların başına, biri Zümrüt Ormanı’nı temizleyen kasaba halkının başına, diğeri de Uyuyan Güzel masallarını okuyup dünyayı güzelleştirmeye söz veren herkesin başına!